İskoç ve Katalan Bağımsızlık Referandumları Üzerine

Avrupa’da bir bölünme, ayrışma tartışması uzun süredir gündemde. Bence bu fenomeni, Avrupa Birliği gibi, 2. Dünya Savaşı’nın külleri üzerine kurulmuş bir süper-devlet’in ardından beliren en ilginç ve ironik gelişmelerden biri olarak okumak mümkün.
İskoçya’nın 19 Eylül’de %45 gibi sınırda, bölünmeme yönünde sonuçlanan referandumundan sonra, Katalunya için önümüzdeki 9 Kasım’da yapılacak oylamanın “ayrılma” yönünde sonuçlanacağı beklentiler dahilinde. Ancak orada işler İskoçya’ya göre biraz daha nazik yürüyor. Merkezi Yargı’nın zigzaglar çizerek, önce izin vererek, sonra referandumla ilgili tüm eylemleri askıya almasından sonra, Katalunya bölgesel hükümeti 9 Kasım’da bağlayıcı olmayan (non-binding) bir oylama yapılmasına karar verdi. Bildirilene göre, bundan 2 sene sonra asıl referandum ve takiben doğrulama amaçlı bir plebisit yapılacak. Ancak tüm bu adımlarda, aktivistlere göre, İskoçya’nın belirsiz durumun tersine, ayrışma yönünde oy çıkacağı kesin gibi. “Aslında gerçek bir İspanya Devleti yok” diyor biri “sadece emperyalist yapıyı korumak için kurulmuş bir fasad (önyüz) var. Castile’in işgal ettiği bazı uluslar var ve adına İspanya deniyor.”
Avrupa’da büyük tartışmalara yol açmış bir diğeri de malumunuz geçmiş İskoç bağımsızlık referandumu. Geçtiğimiz Ağustos ayına kadar Ada basını konuya yeterli ilgiyi gösteriyor denemezdi ancak anketlerde, gerilerden, %20lerden gelerek %52’ye kadar çıkması muhtemel “yes” oranı, Başbakan David Cameron’dan tutun Kraliçe’ye kadar herkesi teyakkuz moduna geçirmeye yetti de arttı bile. Özellikle Kraliçe’nin uyarısı dikkat çekiciydi: “Vatandaşları gelecek hakkında dikkatle düşünmeye davet ediyorum” diyordu. Arkasından Cameron ekledi: “Bu bir defalık bir seçim, eğer İskoçya ayrılırsa bunun geri dönüşü olmayacak”
Dile kolay 308 yıllık bir birlikten bahsediyoruz. Sosyal medyada genelde William Wallace geyiği dönmesine karşın, modern Birleşik Krallık tarihine bakıldığında, bu anıştırmanın fazlasıyla anakronistik kaçtığını söylemek yanlış olmaz. Aslında bağımsızlık retoriğinin temelinde, nihayet bir araya gelmiş, İngilizlere haddini bildiren bir kabileler birliğinden çok, Birleşik Krallık ile beraber hareket etmiş, onu dünya çapında bir emperyalist güç haline getirmiş bir ulustan bahsediyoruz. Bu minvalde bağımsızlık hayallerine içkin bazı hayalci yorumlara rastlamak olası. Bu yorumlardan bazıları o kadar yüksekten uçuyordu ki, “İskoçlar sosyal adaleti benliğinde barındıran, gururlu bir sol-kanat ulustur” noktasına varabiliyordu. İskandinav sosyal demokrasisinin kalelerinden İsveç’te seçimlerde Neonazilerin 3. geldiği bir dönemde, herhalde bundan daha hayalci bir söz olamaz.
İki bölünme senaryosunun temelinde bazı finansal gerçekler var aslında. Independent’te, “evet” kanadının argümanlarını özetleyen bir yazıda, İskoçya’nın bağımsız olursa dünyadaki en zengin ülkelerden biri olacağı öngörülüyordu misal. Bu argümanın dayandığı en önemli nokta da Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz yatakları. Bir yandan da üniversiteler ve yetişmiş işgücüne atıfda bulunuluyordu. Karşı tarafın argümanı ise, ekonomik çevrimi mümkün kılacak finansal altyapının merkezinin Londra’da olması. (Konu dönüp dolaşıp emperyalizmin iç-çevrimine geliyor yine.) Katalunya ise halihazırda merkezi hükümete diğer bölgelere nazaran %8’le en yüksek vergi katkısını yapan bölge. Buna karşın, artık bir husumet midir bilinmez, merkezi hükümetten en düşük kamusal katkıyı alması da ayrılıkçıların elini güçlendiriyor.
İskoçya’da bölünmeyi engelleyen en önemli kozlardan biri, Cameron’un referandum öncesi ayyuka çıkardığı “güvenlik” kartıydı. Ordudan isimlerin konuya sık sık müdahil olması da belki bu yüzdendi. Eski kuvvet komutanlarının imzaladığı bir bildiride şöyle deniyor: “Sonuç evet olursa bu hepimizi zayıflatır” Her ne kadar üzerinde güneş batmayan bir imparatorluktan söz etmek artık mümkün olmasa da, sonuç bölünme yönünde olsaydı emperyal geçmişin artık hiçbir zaman geri gelemeyeceğini imleyen bir bilinçaltı vurgusuydu bu aslında. Öte yandan referandumdan bir hafta önce IŞİD tarafından katledilen yardım görevlisi David Haines’in İskoç olması, beraberinde dünya çapında İskoçların güvenliğinin nasıl sağlanacağı sorusu, BK’nın hala yeryüzüne yayılı güçlerine karşın, yerel bir İskoç savunma ordusunun gücünün herhangi bir küresel savunma refleksine hiçbir zaman yetmeyeceği kanısı zannederim finansal kaygılardan daha önemliydi.
Ve en nihayetinde bu bölünme süreçlerinin diğer Avrupa ülkelerinde yarattığı etki var, Venedik, Sardunya, Flaman Belçika, hatta Sicilya sırada bekleyenler. Bu hareketlerin çoğunun tartışmasız İskoçya’ya destek vermesi, destekleyen yürüyüşler yapmaları bir tesadüf değildi. Kaygılar ise benzer, merkezi hükümetin ağırlığından kurtulmak, zaten zengin olan bölgelerini daha yüksek sosyal iç tutunumla (cohesion) varsıl kılmak. Hareketlerin milliyetçi yapıları, içsel olarak anti-göçmen tutumlara sahip oldukları da kaygısını da zaman zaman güçlendiriyor.
Avrupa Birliği’nin, bu bölünmeler başarıyla sonuçlansa bile, birliği korumak adına gerekli çerçeveleri üreteceğini görmek zor değil. Öte yandan bununla beraber, Rus medyasında zaman zaman dolanan ve doğruluğu hiçbir zaman teyit edilemeyen bir söylenti akla geliyor: “Putin, Avrupa’nın eriyeceğini, iç karışıklıklarda boğulacağını öngörüyor, o yüzden Ukrayna’da agresif bir tutum alıyor”. Doğru olabilir mi, ileride göreceğiz.
Türkiye’yi ilgilendiren gerçek ise başka bir yerde, sınırlarının dibinde, artık üke içinde de somut tehdit halini almış faşist IŞİD güçlerine karşı efsanevi bir direniş sürdüren özgürlükçü Kobanê kantonunda yatıyor. Avrupa’daki ayrılıkçı hareketler daha çok orta sınıf milliyetçi kaygılarla motive oluyor izlenimi bırakırken, Kobanê direnişinin amaçladığı sosyal yapının “eski usül” “ulusların kaderlerini tayin hakkı”ndan güç alarak, seküler ve eşitlikçi çözümlerle şekillenen sosyalist bir biçime sahip olması aradaki farkı belirginleştiriyor. Bu çerçevede Türkiye’yi bırakın, Avrupa, hatta İsrail’de bile sosyalist ve anarşist yapıların ilgisinin Kobanê’ye çevrilmesi de, şaşırtıcı sayılmamalı.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

VOYNA

Devrim: Ülke çapında bir enstalasyon

Anna Aleshkovskaya’ya teşekkürler;

Voyna son zamanlarda “skandal” eylemlerle adını duyurmuş bir Rus sanat kolektifi ve adı Rusça’da “savaş” anlamına geliyor. Eylemleri ya da işlerinin genel niteliği özellikle Rusya’ya ait bir fenomeni, Rus kavramsal sanat geleneğini, onun protest ve absürt biçimlerini algılamamıza olanak sağlıyor. Liberalleri günümüzün faşistleri diye niteleyen, dünya çapında protest sanatın tekrar canlandırılması için çağrı yapan, polisleri aşağılamayı iş edinmiş, şok edici ve skandal eylemlere imza atmış, ancak şu sıralar otoriter Rus devletiyle başı ciddi dertte, sert ve eğlenceli bir organizasyon Voyna.

Grup 2007 gibi Moskova Devlet Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören Oleg “hırsız” Vorotnikov ve arkadaşları tarafından kuruluyor. Bir diğer öne çıkan karakter de Leonid “deli” Nikolayev.

Türkiye kamuyounda zannederiz Moskova metrosunda yakaladıkları polisleri “öpme” eylemiyle tanındılar, hatta pek tanınamadılar. Aslında o eylemde, SSCB zamanında milis olarak tanımlanmış polis gücünün adının tekrar “politsiya” ya çevrilmesini protesto ediyorlardı. Bazı diğer ses getirmiş ve bilinen eylemleri ise:

Saray devrimi (16 Eylül 2010): Bir grup Voyna aktivisti çeşitli polis arabalarını, bazılarının içi doluyken ters çeviriyor ve eylemlerinin amacını da İç İşleri Bakanlığı’na gerçek reformun nasıl yapılabileceği konusunda ders vermek olarak özetliyorlar

Oyuncak ayı için seks (29 Şubat 2008): (ybet) Medved Rusça ayı demek, buraların kültürünün tersine ayı Rusya’da erkekler için bir övgü kelimesi. Ancak oyuncak ayı, teddy bear, doğal olarak övgü değil, grubun aşağılaması bu sefer doğrudan Medvedev’e yöneliyor. Bu eylemde de ekip üyeleri skandalın dibine vuruyor, biyoloji müzesinde, Putin’in halefi olarak seçilen, arada sırada yaptığı çıkışlarla bunu gizlemeye çalışsa da doğrudan Putin’in kontrolündeki Medvedev’i, bir toplu seks eylemiyle protesto ediyorlar.

KGB’ye doğru kalkan penis (14 Haziran 2010): Eski KGB, yeni FSB önündeki köprüyü, yol çalışanı kılığına girerek kapatıyor sevgili Voynacılar ve 65 m uzunluğunda, 12 m genişliğinde bir penis boyuyorlar. Sabaha doğru -St. Petersburg ritüellerinden birine dönüşmüş- köprü nehir gemilerine yol vermek için kalktığında nahoş görüntü de ortaya çıkıyor, doğrudan FSB binasına yönelmiş olarak..

Papaz kılığında polis (3 Temmuz 2008): Oleg bu kıyafetle bir süpermarkete giriyor, en pahalı şeylerden alıyor, ve hesap ödemeden çıkıyor.

Yerinde polis aşağılamak (6 Mayıs 2008): Irkçılığyla bilinen Rus polisinin en berbat karakollarından birine, Oleg’in deyimiyle lokal göçmenlere hayvan mumalesi yapılan bir karakola baskın yapıyorlar, Medvedev’in posterini duvara asıyor ve karakolda bir insan piramidi oluşturuyorlar. Polisler ilk başta onların Kremlin’den geldiklerini düşünüyor.

Kışlık sarayı basmak – Ekim devrimi anması (7 Kasım 2008): Bir “taarruz birliği”, Moskova’da Federal Hükümet binasına sızıyor, kurukafa ve kemiklerden oluşan bir lazer görüntüyü bina dış cephesine monte ediyor. Sistem aktive edilir edilmez yok oluyorlar.

Mc Donalds restoranına “kedili” müdahale: Grubun izahatına göre amacı içeride çalışanları “sıkıntıdan kurtarmak” olan bu eylem basit, bir eylemci Mc Donalds mağazasına giriyor ve elindeki kediyi bankın arkasında çalışanlara fırlatıyor.

İşin aslı, kendileriyle Moskovalı sinemacı bir arkadaşımız vasıtasıyla doğrudan temas kurma imkanımız oldu, hatta sanatçı Burak Delier ile belli sorular hazırladık ve kendilerine ilettik. Sorular sanat üretiminde alternatif dağıtım kanalları örgütlemeninin kendileri nezdindeki öneminden, geçmiş Rus sanatçılarıyla ilgilerine kadar geniş bir spektruma dağılıyordu, ancak özellikle bu sene içinde Voyna üzerinde yoğunlaşan baskılar, bir tutuklama furyası, zaten yeraltında hareket eden grup üyelerini, zannederiz daha da derine itti ve ne yazık ki iletişim bir yerde kesildi, bir noktadan sonra kendilerinden sadece destek çağrısında bulunan e-postalar gelmeye başladı. İlk gelen e-postalarda, “Türkiyeli anarşistlere sevgiler, selamlar” diye biten hatta Türkiye’de bir fotoğraf sergisi düzenleme, ziyaret etmeyi de içeren talepler yer alıyordu.

Bu durumla ilgili olarak Venedik Bienali’nde bu sene dayanışma eylemleri düzenlendi. Ayrıca stencilleri ve dünyanın dört tarafına dağılmış çeşitli grafik işleriyle bilinen muhalif Britanyalı sanatçı Banksy’nin de yakın ilgi ve alakasına, desteğine haiz oldukları biliniyor. Banksy hatta grup liderlerinden Oleg ve Lenya geçen sene “holiganizm” suçundan ötürü ilk kez içeri alındığında gruba 90,000 poundluk bir yardımda bulunmuştu.

Bütün bu bilgilerin ve güncel haberlerin edinilebileceği http://en.free-voina.org/ diye bir blogları var. Bu sitedeki manifestoları da aşağıdaki gibi:

Voyna manifestosu:

Rus özgürlükçü Dekambrist geleneği dahilinde, sanatçı-entelektüelin kahraman davranışsal ideallerini canlandırmak. Şeytanı yenecek sanatçının romantik bir kahraman olarak portesini çizmek. Günümüzün ruhsuz, ticari kavramsal sanat ortamından âzâde yaşayan, canlı romantik modeller yaratmak.

İzleyicilerin en derin duygularını kışkırtan, diri, dışavurumcu sanatı yeniden canlandırmak. Zengin içerikle, büyük ve hacimli boyutların kaynaştığı anıtsal dışavurumsal türleri, hissiyattan yoksun ve modası geçmiş biçimler hipertropisine karşı durarak, güncellemek.

Paranın değil saf sanatın peşinde, yenileşimci, yöresel bir sanat dilini kurmak. Yeni dönemin güncelliğini yansıtacak, dünya çapında entelektüellerin saygısını kazanacak, modası geçmişlikten uzak bir Rus sanatını yaratmak.

Yüksek sanat formunda sarkazm ve absürdite geleneklerini, Rus gülme kültürünü canlandırmak. Siyasal sokak sanatını skomorokh ve ortaçağ sokak karnavalları gelenekleri eşliğinde yaratmak.

Modası geçmiş sanat eserleri üreten ve bu sanat çöplerinden yola çıkarak bir fiyat hiyerarşisi oluşturan, yapay fiyatlandırma süreçleri kuran uzlaşımcı Rus güncel sanat ortamını kavramsal olarak yoketmek.

Tüm ideolojik kutupları varlığıyla kaydıran 1920li yılların futurizmi formunda, Rusya’da gerçek bir sol sanat cephesi kurmak. Tüm dünyada siyasal protesto sanatını canlandırmak.

Güncel sanatın özgürlüğü için “koşumlu kurtlara” karşı savaşmak. Sosyo-politik gizlikapakçılık (obskürantizm) ve Rusya’nın nano-modernizasyonu için uğraşan ultra-sağa karşı savaşmak. Tüm baskıcı ve ataerkil, tarihi geçmiş ideolojik biçimleri ve sembollerini yıkmak. Tüm küresel dünyaya karşı sanat-alanını kurmak için bir sanat-savaşı başlatmak.

Manifestodaki “Rus” vurgusu tabii insanın aklına ister istemez, Fluxus; Dada gibi diğer Batı muhalif sanat akımlarıyla ilgilerini sorgulama gerekliliklerini düşürüyor. Bu da röportajda sorduğumuz ancak yanıtsız kalan sorulardan biridir.

Öte yandan, 1920lerin Rus fütürizmine, o dönemin devrimci enerjisine selam çakan bir grubun 1930larla ve sonrasıyla ilgisi ne boyuttadır misal? Ya da Rusya’da böyle bir dönemsellik kalmış mıdır Stalin yüzünden? Pek sanmıyorum! Zaten karşıdevrimciliğin temelinde bu devrimci ruhun yokedilmesi yatmıyor mu? Açıkça referansta bulundukları kişiler, gruplar 1970-80lerde oldukça iş çıkarmış Moskova kavramsalcıları, Andrey Monastırskiy çevresi ve hatta adına metroda bir yemek verdikleri, muhalif şair Dimitri Prigov.

Burada Dimitri Prigov için özel bir parantez açmamız gerekiyor aslında. Rus kavramsal sanatının önderlerinden olarak gösterilen şair Prigov gerçek bir ilham kaynağı. Ancak sokaktan gelen geçenlere şiir dağıtmak, teneke kutulara şiirler yazmak gibi eylemleri her nasılsa KGB’nin gözüne batıyor ve 1986 yılında psikiyatri hastanesine kapatılıyor. İnsan burada hüzünlü bir şekilde, psikiyatrik tekniklerin “uyumsuz” özneleri uyumlu, ya da uysal hale getirilmesinde nasıl kullanıldığını gözler önüne seren, hatta bir seminerde Sovyet psikiyatristleriyle kapışmış Foucault’yu anmadan edemiyor. Pskiyatrinin, SSCB’de, eşcinseller üzerinde kullanıldığını biliyordum ama böylece sanatçılar üzerinde de kullanılmış olduğunu öğreniyoruz. Bir an Troçki’nin “yeni Sovyet insanını yataracağız” derken neyi kastetmiş olabileceği sorusu hızla zihnimden geçiyor..

Yine manifestonlarında sözü geçen “wildness” yabanlık durumu burada ister istemez akla geliyor. Acaba burada bu “insan düzeltimi”ni amaçlayan ve modern insanın yaratımını hedefleyen tekniklere bir direniş, bir akıldışılık mı hedefleniyor? Yoksa bu doğrudan, eski Ssccb coğrafyasında hiçbir zaman silinmediğini gözlemlediğimiz pagan-şaman geçmişe yönelik bir jest mi? Belki de her ikisi, şurası kesin ki, örneklerini sıraladığım eylemleri, kesinlikle “wild” – “yaban”

Amaçlar silsilesinde tanımlanan niteliklerden biri olan “Rus absürt gülme” geleneği ilgi çekici. “Ayaktakımı”nın (şval) eğlence anlayışını algılamak için zannederim biraz daha Rusya’ya yakın olmak gerekiyor, köylü erkeklerin bir bahar etkinliğinde ikiye bölündüğü, birbirini düzenlice yumruklandığı ve böylece eğlendiği bir kültürden bahsediyoruz. Belki de brutal güç anlayışı brutal esprilere yol açmakta!

İşin ilginç tarafı bütün bu baskı ve sansüre rağmen, geçtiğimiz yıl Rus devleti tarafından Yenileşimcilik ödülü ile ödüllendirildiler. Şaka gibi! Bununla ilgili olarak afisha.ru sitesinde yayınlanan bir röportajda grubun liderlerinden Oleg şöyle diyor: “Bunu hapisteyken öğrendim ve pek de mutlu olduk sayılmayız. Meşguluz ve başka ilgi alanlarımız var. Hapishaneler antifaşist kaynıyor bu ülkede!” Bir başka yerde de “Deli” Lenya şöyle diyor: “Toplumumuz çok uzun zamandır korkuyla yönetiliyor, onu tekmeleyerek uyandırmayı hedefliyoruz.”

İlgili linkler:
http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-11982984
http://conceptualism.letov.ru
http://plucer.livejournal.com/265584.html

http://www.afisha.ru/article/9067/
http://russiawatchers.ru/daily/art_group_voina_wins_innovation_award_2010/
http://rusrep.ru/article/2011/04/06/war/

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Neden Pazar Ekonomisi Köktencileri 2013’ün En İyi Yıl Olacağını Düşünüyor?

zizek

Zizek’in Guardian‘da yayınlanan bir metninin İngilizce’den çevirisidir. 

Spectator Christmas baskısında, “2012 neden en iyi yıl” başlıklı bir editör yazısı yayınlandı. Her şeyin genel olarak kötü olduğu ve daha da kötüye gittiği algısına dair argümanlar içeren makaledeki açılış paragrafı şuydu: “Öyle hissettirmeyebilir, ancak 2012 dünyanın gördüğü en iyi yıllardan biriydi. Bu abartılı bir iddia gibi görünse de, kanıtlara dayanıyor. Hiçbir zaman bundan daha az açlık, hastalık ve daha fazla zenginlik olmamıştı. Batı ekonomik darboğazlardan kurtulamazken, çoğu gelişmekte olan ülke ileriye fırlıyor, insanlar bugüne kadar kaydedilen en yüksek hızda fakirlikten kurtuluyor. Savaş ve doğal felaketlerden kaynaklanan ölüm oranları şükredilecek seviyelere düştü. Altın çağda yaşıyoruz.”

Aynı fikir bazı çok satan kitaplarda da işlendi, mesela Matt Ridley’in “Rasyonel İyimser”’inden, Steven Pinker’in “Doğamızdaki Daha İyicil Melekler”ine ladar. Ayrıca, özellikle Avrupalı olmayan medyada gözlemlenebilecek “Kriz mi, ne krizi? gibi alçakgönüllü yorumlar da mevcut. Bric ülkelerine bir bakın, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, ya da Polonya, Güney Kore, Singapur, Peru, hatta birçok Sahraaltı Afrika devletleri – hepsi ilerliyor. Kaybedenler Batı Avrupa, ABD, velhasıl küresel bir krizle başetmiyoruz, ancak ilerlemenin Batı’dan kayışına tanıklık ediyoruz. Kaymanın güçlü sembollerinden biri olarak, Angola ve Mozambik gibi eski sömürgelerine ekonomik göçmen olarak dönen Portekizliler gösterilebilir.

Hatta insan haklarıyla ilgili olarak, Rusya ve Çin’de durum 50 yıl öncesinden daha iyi değil mi? Süregiden krizi küresel bir fenomen olarak adlandırmak, özellikle kendilerini karşıt bir konuma yerleştirmeye dikkat eden solcuların tipik Avrupa-merkezli bakış açısına işaret ediyor. “Küresel krizimiz” topyekün ilerlemenin içinde yerel bir safhadan ibaret.

Fakat coşkumuzu frenlemeliyiz. Sorulacak soru şu olmalı “ Eğer Avrupa, kademeli bir düşüşteyse, onun hegemonyasıyla yer değiştiren ne olmakta?” Yanıt ise şu: “Asyalı değerlerle donanmış kapitalizm.” – Tabii ki Asyalı halklarla alakasız, çağdaş kapitalizmin demokrasiyi kısıtlayan hatta askıya alan açık eğilimlerine sahip bir kapitalizm.
Bu eğilim insanlığın coşkuyla kutlanan ilerlemesiyle kesinlikle çatışma halinde, ona içkin bir özellik. Tüm radikal düşünürler, Marx’tan zeki muhafazakarlara kadar, şu soruya kafayi takmışlardı: İlermenin bedeli nedir? Marx, ortaya çıkardığı görülmemiş üretkenlik yüzünden kapitalizmden çok etkilenmişti, ancak bu başarının zıtlıklar içerdiğinde ısrarcıydı. Aynısını şimdi de yapmalıyız: Küresel kapitalizmin karanlık yüzünde mayalanan isyanları gözden kaçırmamalıyız.

İnsanlar şeyler gerçekten kötü olduğu zaman değil, ancak beklentileri karşılanmadığı zaman isyan ederler. Fransız devrimi Kral ve asiller iktidardan düşerken gerçekleşti, Macaristan’daki 1956 anti-komünist ayaklanma Imre Nagy zaten iki yıldır iktidardayken ve serbest tartışma entelektüeller arasında yayılırken gerçekleşti. 2011’de halk Mısır’da ayaklandı, çünkü, evrensel dijital kültüre erişen ve eğitimli genç nüfusun yükselişine imkan sağlayan bir ekonomik ilerleme, Mübarek rejiminde zaten mevcuttu. Ve Çinli komunistler paniğe kapılmakta haklıydı; çünkü, Çin’de insanlar, ortalama olarak, 40 yıl öncesinden daha iyi şartlarda yaşamaktalar ve hem yeni zenginler ve diğerleri arasındaki sosyal karşıtlıklar büyümekte hem de beklentiler yükselmiş durumda.

İlerleme ve gelişme ile ilgili genel problem budur. Her zaman tam olarak düzgün değillerdir, yeni dengesiz durumları ve karşıtlıkları, ya da karşılanamayacak yeni beklentileri doğururlar. Arap baharından önce Mısır’da, çoğunluk daha öncesinden daha iyi yaşıyordu, ancak tatminsizliklerini ölçtükleri standartlar da yükselmişti.

İlerleme ve dengesizlik arasındaki bağlantıyı kaçırmamak için, öncelikle, tamamlanması henüz gerçekleşmemiş bir sosyal proje olarak beliren olgunun, kendi içkin sınırlanımını nasıl işaretlediğine bakmalı. Sol-Keynesyan ekonomist John Galbraith ile ilgili (belki de doğruluğu su götüren) bir hikaye vardır. USSR’ ye geç 50lerde bir yolculuktan önce anti-komünist arkadaşı Sydney Hook’a yazar. “Merak etme, Sovyetler tarafından baştan çıkarılacak ve döndüğümde sosyalizme sahip olduklarını iddia edecek değilim” Hook hemen yanıtlar: “Beni endişelendiren döndüğünde SSCB’nin sosyalist olmadığını iddia edebilecek olman!” Hook’un korktuğu, kavramın saflığının naifçe savunusudur. Sosyalist bir toplum yaratmaya dair şeyler kötüye giderse, bu fikrin kendisini yanlışlamaz, sadece onun doğruca hayata geçirilemediği anlamına gelir. Bugün aynısını pazar ekonomisi köktencilerinde de görmüyor muyuz?

Geçenlerde Fransa’daki bir TV tartışmasında, Fransız felsefeci ve ekonomist Guy Sorman, kapitalizm ve demokrasinin yanyana olabileceğini öne sürdü, ona şu soruyu sormadan edemedim. “Çin’den ne haber o zaman?” hemen geri döndü; “Çin’de kapitalizm yok!” Fanatik kapitalizm savunucusu Sorman’a göre, bir ülke demokratik değilse, gerçekten kapitalist değildir – demokratik bir komünistin savunusunda görülebileceği gibi, Stalinizm komünizmin otantik bir biçimi değildir.

Günümüzün pazar ekonomisi savunucuları, görülmemiş bir ideolojik yüzsüzlükle, 2008 krizini de böyle açıklıyor. Krizin sebebi serbest piyasa değildir, aşırı devlet düzenlemesidir; günümüzün piyasa ekonomisi hakiki değildir, aksine, refah devletinin pençeleri arasındadır. Piyasa kapitalizminin hatalarını istenmeyen kazalar olarak dışladığımızda, çözümü bir fikrin otantik ve saf uygulanmasında bulan ve böylece ateşi söndürmek için ona daha fazla benzin dökmeyi hedefleyen naif bir ilerlemeciliğe, progresivizme varırız.

Kargamecmua, Haziran 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Posted in Politique | Tagged , | Leave a comment

Russell Brand: Komedyenin Devrimci Siyaseti

russell_brand_2013Bir Çinli ile bir ABDli muhabbet eder; “Sizde demokrasi yok” der ABDli, “Tek parti diktatörlüğü ile yönetiliyorsunuz.” Çinli mukabele eder: “Sizde var mı sanki, siz de çift parti diktatörlüğü ile yönetiliyorsunuz!” Doğru söze ne hacet, özellikle ABD / Britanya ekseninde, toplumda bireylerin sistemin kendileri için işlemediğine dair sezgisi, sisteme dair inançsızlıkları, geçenlerde Seattle’de ilk sosyalist meclis üyesinin, Kshama Sawant’ın seçilmesiyle kristalize oldu. Sosyalizm kelimesinin küfür addedildiği bir ülkede, “kapitalizm kirli bir kelimedir”[1]; “sisteme sosyalist bir alternatif önermeliyiz” diyen bir ismin seçilmesi çoğu insan için sürpriz oldu.

O esnada Britanya’da ortalık tam da bu yüzden karışmıştı. Bir komedyenin ortaya atılıp keskin siyasal söylemlerle ortalığı karıştırmasına pek alışık değiliz. Her ne kadar sosyal medyada “Britanya’nın Cem Yılmaz’ı” diye benzetmeler yapılsa da; yazarlık[2], şahane skandal yaratma kabiliyetleri gibi nitelikleri gözönüne alındığında hakkında pek öyle düşünemediğim; yazı yayınlandığında burayı da “Messiah Complex” turunun bir parçası olarak şenlendirmiş olacak Russell Brand’in tam olarak yaptığı bu. Meraklısı bilir, kendisi skandallara meftun bir hayat yaşıyor; telefon şakaları yüzünden BBC’den atılması, GQ ödüllerinde sponsor Hugo Boss’un Naziler için kıyafet tasarımları yapmış olduğunu söylemesi ve salondan uzaklaştırılması gibi çok yerden şanlı kovulmuşlukları var. Noel Gallagher ile olan kankalığı; kostümlerinden, uyuşturucu-seks ikilisiyle olan münasebetlerine kadar halleri gözönüne alındığnda bir tür komedyen rock-star diye düşünülebilir – Gezi direnişi esnasında iki tane suya sabuna dokunmayan tweet atıp hemen silen bizimki pek böyle sayılmaz.

Hikaye Ekim ayının ortalarında Brand’in Britanya’nın “ağır” dergilerinden New Statesman’ın “Devrim” özel sayısının misafir editörlüğünü üstlenmesiyle başladı. Occupy hareketlerinden, yeni demokrasi oluşumlarına kadar birçok konunun mercek altına yatırıldığı sayı dikkatleri Brand’in üzerine çekmekte gecikmedi. Ancak tartışma asıl Jeremy Paxman’ın programına katılan Brand’in, söyleşisinde, oy kullanmadığını, kullanmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini söylemesiyle alevlendi. Röportajda dinleyenleri oldukça şaşırtan başka fikirleri de dile getiriyordu kuşkusuz; toplumsal devrim ihtiyacı, kâr fikrinin zehirli niteliği ve ondan neden kurtulmamız gerektiği, toplumda eşitsizliğin tehlikeli şekilde çoğaldığı, korporasyonların gezegeni yokettiği ve kesinlikle kontrol altına alınmaları gerektiği gibi bir komedyenden beklenmeyecek radikallikte siyasi fikirleri, her zamanki muhteşem hitabetiyle dillendiriyordu. “Politika hakkındaki fikirlerim sadece azınlığa hizmet eden varolan paradigmadan beslenmiyor, tüm insanlığın hizmetinde olması gereken alternatif bağlamları düşlüyorum.” Paxman da Brand’in üzerine gidiyordu, nasıl olacaktı bütün bu değişim? Mutlaka devrim yoluyla mı? Kapitalist örgüleri zorlayacak yapı nasıl çatılacaktı peki?  Bir tür sosyalist hükümet tanımı yaparak aslında, “korporasyonları zorlayıcı bir üstyapı” ihtiyacından bahseden Brand, Paxman’in sürekli ne tarz bir yeni oluşumdan bahsettiğini sorması üzerine yanıtı patlatmakta gecikmedi. “Henüz şekillenmedi bunlar! Bir uyduruk otel odasında oturup seninle ütopik bir sistem tasarlayacağımı düşünemezsin!”

İşin doğrusu, varolan sisteme direnenlere sürekli alternatif soranlara verilebilecek en doğru yanıttır bu. Siyasal-yönetsel alternatifler hep beraber kotarılacak oluşumlardır, hayatın içinden çıkar; işçi sovyetleri, 70lerin direniş komiteleri, günümüzün mahalle forumları gibi. Öte yandan, bunların birbiriyle nasıl etkileşeceği ve biçimlerinin nasıl olacağına dair kararlar otoriteler tarafından alındığında neler olduğunu da biliyoruz!

Brand’e en ağır yanıt meşhur Mitchell & Webb ikilisinin sarışınından, ve hatta kendisini protesto için; Britanya’yı Suriye’yle savaşa sokmayarak Cameron ve taifesinin nezaket dolu (g*tü bakır kaplı yavşak gibi[3]) sözlerine maruz kalmış Miliband’in önderliği altındaki İşçi Partisi’ne katılan komedyen Robert Webb’den geldi. “Oldukça önemli bir şey hakkında k*çınla konuşuyorsun. Devrimi denedik ve yenildik” diyordu Webb, “Sonucun ne olduğunu biliyoruz. Ölüm kampları, gulaglar, baskı ve katliamlar. Biraz Orwell oku be!” Sorumsuzlukla suçluyordu onu Webb yine New Statesman’da yayınlanan mektubunda: “Çoğu genç 7 milyon kişi seni Twitter’den takip ederken, onlara oy kullanmamalarını öğütleyemezsin. Eğer devrimden bahsediyorsan, biz bunu 1. Charles’in kafasını 1649’da keserek çoktan yaptık. Eğer birisi gecenin köründe kapını çalıp, çocuklarını götürüp bir yerlerde işkence yapmıyorsa bu şu anda içinde yaşadığımız, (oylama sistemine dayalı) ileri liberal demokrasi sayesindedir.”

Ardından iki tarafa da seslenen başka figürler de belirdi anaakım medyada, ancak Brand sinirlenmiş ve sıkılmış gözüküyordu tüm bunlardan dolayı. Bir başka söyleşide Webb’in Oxbridge[4] köklerine vurgu yaparak “Eğer onun gibi elit bir kökenden geliyorsan, senin kapını hiçbir zaman, hiçbir yönetimde gece yarısı çalmazlar. Ama benim gibi yoksul, doğru dürüst hizmet alamamış sınıflardan geliyorsan; insanların neden uyuşturucu kullandığını, nasıl ailevi sıkıntılar yaşadığını biliyorsan, cehenneme zaten aşinasındır.” Aynı doğrultuda Alan Carr’ın programında da, Eton kökenli bir başka üstsınıf mensubu başbakan Cameron için de “Bu okullara gittiğinde, sürekli ayrıcalıklı ortamlarda bulunduğunda, bir tür kodlamaya alışırsın ve herkesin senin gibi olduğunu düşünmeye başlarsın. Bunların işi kendilerine ihtiyacı olan insanlara ilgi göstermek, dertleriyle ilgilenmek, ancak kesinlikle bunu yapmayan burnu havada ukala tipler bunlar. Kirli, rezil, ukala 31ciler.”

Son dediklerini okuyunca, Brand’in saydırdığı, muhafazakarların idarede olduğu Britanya liberal demokrasisi, en azından bu tür söylemsel ataklara şimdilik izin veriyor, onu görmek mümkün. Hatta eşcinsel evliliğini yasalaştıran da Tory’ler. Bir de başka bir ülke var, orada da muhafazakar demokratlar hakim, orada da liberalizm süregiden ekonomik-siyasal mantık, ancak ağzını açsan gaza boğuluyorsun. Hele Başbakan’a bir ulusal kanalda “wanker” demek, hayal ötesi! Demek ki farklı cinsleri var bu siyasal-ideolojik tariflerin, dizilimi aynı olsa da, kaliteleri A, B, C, gibi. Bize de C sınıfı düştü ne diyelim, alışığız!

Brand Gezi direnişiyle ilgili bir mesaj verecek mi İstanbul’da, merak konusu.  Buradan Abu Dhabi’ye geçecek, orası için de “hücreye atılmazsam iyidir” diyor. Efsane George Carlin’den beri görülmüş en radikal komedyenin macerasının seyrini ilgiyle izliyoruz.

İlgili linkler; NewStatesman 1, NewStatesman 2, NewStatesman 3, The Guardian, Youtube 1, Youtube 2, Salon

[1] “Capitalism is a dirty word” Bkz: Salon dergisinde ilgili söyleşi.
[2] My Booky Wook serisi, Guardian köşe yazarlığı ilk akla gelenler.
[3] Aslında daha da ağır tabirler kullanıldı, “copper bottomed shit, f*cking cunt” dediler ki, inanılmaz. Burjuva siyasetinin seviyesi her yerde gittikçe düşüyor.
[4] Oxford – Cambridge mezunlarına verilen isim

Kargamecmua No:77 Aralık 2013 sayısında yayınlandı.

Posted in Cultural / Kültürel, Politique | Tagged , | Leave a comment

Группа крови / Kan Grubu

Кино._1988._Группа_крови

Теплое место на улице ждут Отпечатков наших ног
Звездная пыль на сапогах
Мягкое кресло клетчатый плед
Не нажатый вовремя курок
Солнечный день в ослепительных снах

Группа крови на рукаве
Мой порядковый номер на рукаве
Пожелай мне удачи в бою
Пожелай мне

Не остаться в этой траве
Не остаться в этой траве
Пожелай мне удачи
Пожелай мне удачи

И есть чем платить Но я не хочу победы любой ценой
Я никому не хочу ставить
ногу на грудь Я
хотел бы остаться с тобой
Просто остаться с тобой
Но высокая в небе звезда Зовет меня в путь

Группа крови на рукаве
Мой порядковый номер на рукаве
Пожелай мне удачи в бою
Пожелай мне
Не остаться в этой траве
Не остаться в этой траве
Пожелай мне удачи
Пожелай мне удачи

Виктор Цой – Группа Крови

*

burası rahat, ayak izlerimi bekleyen caddelerde
yıldız tozları botlarımda parlayacak
yumuşak koltuklar, kareli battaniyeler
zaman baskısı yok,
sakin güneşli günler, tatlı hayallerde

kolumda kan grubum yazılı
kolumda seri numaram yazılı
bana savaşta şans dile
bana şans dile

yerde kalmayayım
yerde kalmayayım
bana şans dile
bana şans dile

bedelini ödeyebilirim, kaça patlarsa patlasın
ama zafer istemiyorum
ayağımı birisinin göğsüne bastırmak istemiyorum
burada seninle kalmak istiyorum
sadece seninle kalmak istiyorum
ama gökteki yüce yıldız
beni yola çağırıyor

kolumda kan grubum yazılı
kolumda seri numaram yazılı
bana savaşta şans dile
bana şans dile

yerde kalmayayım
yerde kalmayayım
bana şans dile
bana şans dile

Viktor Tsoy – Kan Grubu

Posted in Cultural / Kültürel, Müzik Yazıları, Translation / Çeviri | Tagged , , , , | Leave a comment

Zizek: Neden Pazar Ekonomisi Köktencileri 2013’ün En İyi Yıl Olacağını Düşünüyor?

Spectator Christmas baskısında, “2012 neden en iyi yıl” başlıklı bir editör yazısı yayınlandı. Her şeyin genel olarak kötü olduğu ve daha da kötüye gittiği algısına dair argümanlar içeren makaledeki açılış paragrafı şuydu: “Öyle hissettirmeyebilir, ancak 2012 dünyanın gördüğü en iyi yıllardan biriydi. Bu abartılı bir iddia gibi görünse de, kanıtlara dayanıyor. Hiçbir zaman bundan daha az açlık, hastalık ve daha fazla zenginlik olmamıştı. Batı ekonomik darboğazlardan kurtulamazken, çoğu gelişmekte olan ülke ileriye fırlıyor, insanlar bugüne kadar kaydedilen en yüksek hızda fakirlikten kurtuluyor. Savaş ve doğal felaketlerden kaynaklanan ölüm oranları şükredilecek seviyelere düştü. Altın çağda yaşıyoruz.”

Aynı fikir bazı çok satan kitaplarda da işlendi, mesela Matt Ridley’in “Rasyonel İyimser”’inden, Steven Pinker’in “Doğamızdaki Daha İyicil Melekler”ine ladar. Ayrıca, özellikle Avrupalı olmayan medyada gözlemlenebilecek “Kriz mi, ne krizi? gibi alçakgönüllü yorumlar da mevcut. Bric ülkelerine bir bakın, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, ya da Polonya, Güney Kore, Singapur, Peru, hatta birçok Sahraaltı Afrika devletleri – hepsi ilerliyor. Kaybedenler Batı Avrupa, ABD, velhasıl küresel bir krizle başetmiyoruz, ancak ilerlemenin Batı’dan kayışına tanıklık ediyoruz. Kaymanın güçlü sembollerinden biri olarak, Angola ve Mozambik gibi eski sömürgelerine ekonomik göçmen olarak dönen Portekizliler gösterilebilir.

Hatta insan haklarıyla ilgili olarak, Rusya ve Çin’de durum 50 yıl öncesinden daha iyi değil mi? Süregiden krizi küresel bir fenomen olarak adlandırmak, özellikle kendilerini karşıt bir konuma yerleştirmeye dikkat eden solcuların tipik Avrupa-merkezli bakış açısına işaret ediyor. “Küresel krizimiz” topyekün ilerlemenin içinde yerel bir safhadan ibaret.

Fakat coşkumuzu frenlemeliyiz. Sorulacak soru şu olmalı “ Eğer Avrupa, kademeli bir düşüşteyse, onun hegemonyasıyla yer değiştiren ne olmakta?” Yanıt ise şu: “Asyalı değerlerle donanmış kapitalizm.” – Tabii ki Asyalı halklarla alakasız, çağdaş kapitalizmin demokrasiyi kısıtlayan hatta askıya alan açık eğilimlerine sahip bir kapitalizm.

Bu eğilim insanlığın coşkuyla kutlanan ilerlemesiyle kesinlikle çatışma halinde, ona içkin bir özellik. Tüm radikal düşünürler, Marx’tan zeki muhafazakarlara kadar, şu soruya kafayi takmışlardı: İlermenin bedeli nedir? Marx, ortaya çıkardığı görülmemiş üretkenlik yüzünden kapitalizmden çok etkilenmişti, ancak bu başarının zıtlıklar içerdiğinde ısrarcıydı. Aynısını şimdi de yapmalıyız: Küresel kapitalizmin karanlık yüzünde mayalanan isyanları gözden kaçırmamalıyız.

İnsanlar şeyler gerçekten kötü olduğu zaman değil, ancak beklentileri karşılanmadığı zaman isyan ederler. Fransız devrimi Kral ve asiller iktidardan düşerken gerçekleşti, Macaristan’daki 1956 anti-komünist ayaklanma Imre Nagy zaten iki yıldır iktidardayken ve serbest tartışma entelektüeller arasında yayılırken gerçekleşti. 2011’de halk Mısır’da ayaklandı, çünkü, evrensel dijital kültüre erişen ve eğitimli genç nüfusun yükselişine imkan sağlayan bir ekonomik ilerleme, Mübarek rejiminde zaten mevcuttu. Ve Çinli komunistler paniğe kapılmakta haklıydı; çünkü, Çin’de insanlar, ortalama olarak, 40 yıl öncesinden daha iyi şartlarda yaşamaktalar ve hem yeni zenginler ve diğerleri arasındaki sosyal karşıtlıklar büyümekte hem de beklentiler yükselmiş durumda.

İlerleme ve gelişme ile ilgili genel problem budur. Her zaman tam olarak düzgün değillerdir,  yeni dengesiz durumları ve karşıtlıkları, ya da karşılanamayacak yeni beklentileri doğururlar. Arap baharından önce Mısır’da, çoğunluk daha öncesinden daha iyi yaşıyordu, ancak tatminsizliklerini ölçtükleri standartlar da yükselmişti.

İlerleme ve dengesizlik arasındaki bağlantıyı kaçırmamak için, öncelikle, tamamlanması henüz  gerçekleşmemiş bir sosyal proje olarak beliren olgunun, kendi içkin sınırlanımını nasıl işaretlediğine bakmalı. Sol-Keynesyan ekonomist John Galbraith ile ilgili (belki de doğruluğu su götüren) bir hikaye vardır. USSR’ ye geç 50lerde bir yolculuktan önce anti-komünist arkadaşı Sydney Hook’a yazar. “Merak etme, Sovyetler tarafından baştan çıkarılacak ve döndüğümde sosyalizme sahip olduklarını iddia edecek değilim” Hook hemen yanıtlar: “Beni endişelendiren döndüğünde SSCB’nin sosyalist olmadığını iddia edebilecek olman!” Hook’un korktuğu, kavramın saflığının naifçe savunusudur. Sosyalist bir toplum yaratmaya dair şeyler kötüye giderse, bu fikrin kendisini yanlışlamaz, sadece onun doğruca hayata geçirilemediği anlamına gelir. Bugün aynısını pazar ekonomisi köktencilerinde de görmüyor muyuz?

Geçenlerde Fransa’daki bir TV tartışmasında, Fransız felsefeci ve ekonomist Guy Sorman, kapitalizm ve demokrasinin yanyana olabileceğini öne sürdü, ona şu soruyu sormadan edemedim. “Çin’den ne haber o zaman?” hemen geri döndü; “Çin’de kapitalizm yok!” Fanatik kapitalizm savunucusu Sorman’a göre, bir ülke demokratik değilse, gerçekten kapitalist değildir – demokratik bir komünistin savunusunda görülebileceği gibi, Stalinizm komünizmin otantik bir biçimi değildir.

Günümüzün pazar ekonomisi savunucuları, görülmemiş bir ideolojik yüzsüzlükle, 2008 krizini de böyle açıklıyor. Krizin sebebi serbest piyasa değildir, aşırı devlet düzenlemesidir; günümüzün piyasa ekonomisi hakiki değildir, aksine, refah devletinin pençeleri arasındadır. Piyasa kapitalizminin hatalarını istenmeyen kazalar olarak dışladığımızda, çözümü bir fikrin otantik ve saf uygulanmasında bulan ve böylece ateşi söndürmek için ona daha fazla benzin dökmeyi hedefleyen naif bir ilerlemeciliğe, progresivizme varırız.

Yazının orijinali: “Why the free market fundamentalists think 2013 will be the best year ever” başlığıyla The Guardian’da 17 Şubat 2013’de yayınlandı.

Kargamecmua No:72 Haziran 2013 sayısında yayınlandı.

Posted in Politique, Translation / Çeviri | Tagged , | Leave a comment

In the memory of Tayfun Gönül;

tg

This man has taught whole country 22 years ago; total defiance is a noble act, proving what is unthinkable, is always possible. He raised his black flag fearlessly against a powerful state, which was set up by militarists, army officers, a generation of generals, bureaucrats. Without a wink, he declared his conscientious objection for the first time in a country which has decades-long military tradition, which caters 2nd biggest army of NATO.

22 years ago, he told them fearlessly, yet gently, with his calm voice: We will not be your soldier. His voice might have been soft, but its content and his backing will were made of rock and would be resonating through coming years. In a political climate, largely shaped by militarist-fascist coup that took place in Turkey, this act was simply unthinkable even by the most daring people. But, he did it.

Large implosion eroded the very foundations of the state by a man, who had been graduated from the finest elite schools of country. Dialectic suddenly worked reverse; relentless resistance can come from one, who is positioned not necessarily exterior, but interior to the power, on the basis of simple human ethics and anarchist beliefs, which have been spanning hundreds of years.

Alas! He might have been one of those elites, could have made thousands of bucks and had a wife, children, -maybe a young mistress?- and a nice villa on a summer island. He entirely rejected all of them in a bridge-burning act which simply was not performed by most of us, including me.

Now his body is dead, but his ideas were culminated in others brains, followers, a generation of now hundreds of conscientious objectors, most of whom are not anarchists but from a wide spectrum of political, religious beliefs – some are even calling themselves nationalists.

And looking back the past now, my elder friend, whom I had an honour of smoking and drinking together with, and of listening to his stories from his vast memory, has now taught me another lesson. Immortality is possible, too.

Posted in Politique | Tagged , , | Leave a comment

Jean Luc Godard: Film bitti, sırada ne var?

Godard-in-the-60s-with-An-007

Jean Luc Godard’ın Avrupa’nın finansal krizine bir çözümü var. 1960larda sinemayı, Yeni Dalga’nın diğer genç tüfekleriyle beraber stüdyoların sıkıcılığından kurtarmış bir adamdan beklenebileceği üzere, basit ve dâhice bir çözüm: “Yunanlar bize mantığı verdiler. Bunun için onlara borçluyuz. İhtişamlı “bu nedenle”[1] tümcesini ilk öne süren Aristotle’dı. Mesela “Beni sevmiyorsun, bu nedenle..” ya da “Seni başka bir adamla yatakta yakaladım, bu nedenle.. “ bu sözü milyonlarca kez kullandık, en önemli kararlarımızı vermek için. Şimdi geri ödeme zamanı.

“’Bu nedenle’ tümcesini kullandığımız her zaman, Yunanistan’a 10 euro ödesek kriz bir günde hallolur ve Yunanlar Parthenon’un Almanlara satmak zorunda kalmaz. Bütün “bu nedenle” leri Google vasıtasıyla izleyecek teknolojimiz var. Hatta faturayı IPhone yoluyla kesebiliriz. Ne zaman Angela Merkel Yunanlara “Bu parayı size ödünç verdik, bu nedenle bize faiziyle geri ödemek zorundasınız” derse, bu nedenle, onlara telif hakkı ödemek zorunda kalacaktır.”

O gülüyor, ben gülüyorum, yan odada dinleyen biri gülüyor. Godard, bittabii, burjuva telif hakkı kavramına tümüyle karşı: Holywood’a karşı yürüttüğü 40 yıllık savaşındaki son salvosu Sosyalizm filminin çok da incelikli olmayan bitiş gag’ında bunu gösteriyor. Sinema’nın “arıza çocuğu” [2] 80 yaşında olabilir, fakat aksi kibrini besleyen dehasını kaybetmemiş durumda.

Sosyalizm, tüm sarsıcı haşmetiyle bir vintage, geç dönem Godard filmi: Gözleri, beyni ve kabaetleri uyuşturan, sabrı ve zihinsel dayanıklığı sınayan bir saldırı, ancak reddedilemez bir orijinalliğe sahip. Bir hikayesi yok tabii ki – bittabi. Onun yerine bir kakafoniyle dolmuş bir Akdeniz tatil gemisindeyiz, aşırı tüketime boğulmuş bir yüzen Las Vegas. İçinde, ortayaşlı yolcuların arasında Bismarck, Beckett, Derrida, Conrad ve Goethe’den Fransızca, Almanca, Rusça ve Arapça alıntılar yaparak gezinen aktörler ve felsefecilerden müteşekkil bir Yunan korosu var.

Kolay bir izlence değil. İşkence edilmiş geçtiğimiz yüzyılın görüntüleri gözlerimiz önünden geçerken, yaşama arzumuz sıklıkla kayboluyor. – Ardından Godard’ın, gemi ve denize yönelttiği kamerasından süzülen zarif görüntüler, ya da rastgele seçilmiş, turnayı gözünden vuracak alıntılar ile tekrardan canlanmak üzere. “Doğru olmak, 20 yaşında olmak, umudu korumak” Patti Smith’i güvertede gitarıyla canı sıkkın bir ergen gibi gezinirken duyuyoruz. Ve peki bu, Godard destekçilerinin söylediği gibi, sinemanın geleceği mi oluyor peki? Emin değilim. Tek bildiğim kimsenin böyle filmler yapmadığı. Ve hangi başka büyük yönetmen, son derece hızlandırılmış da olsa, filmini gösterime girmeden bir gün önce bütünüyle YouTube’a koyar?

Kendi miti tarafından yenmiş bir adam

Godard’ı ölesiye takipçileri filmi sadece Avrupa için bir metafor olarak görmüyor – yani, kendi tarihlerinde yüzen bir gemi dolusu tatminsiz birey- ayrıca onu, korporatif mülkiyet ve entelektüel mülkiyet yasalarından özgürleşmiş, “imajlar için yeni bir cumhuriyet” adına yeni bir manifesto olarak da görüyorlar. Bu yeni sinema; auteur’un haklarının ortaçağ senyörünün haklarına dönüştüğü bir dünyada, mükiyet haklarının ötesinde ele alınabilir, kesilebilir, yapıştırılabilir. Bugüne kadar, Godard kendi yaratısına pek ışık tutmadı, Cannes’da filmlerinin ilk gösterimleri yapılırken, firariliği tercih etti: “Yunan tarzı meselelerden ötürü, Cannes’ı size zorunlu kılamam. Festivalin ancak cenazesine gitmek isterdim, ancak bir adım ötesine değil”

Bu, bizim alışık olduğumuz türden bir Godard portresi, o Godard ki görkemli jestlerin sahibi, Maoist gizlikapakçılık[3]a gömüldüğü, [4]Nefes Nefese (Serseri Aşıklar) gibi filmleri çektiği, sinemanın kurallarını yazdığı erken 60lardan beridir böyle kendisi. Parlak görüntü yönetmeni Raoul Coutard tarafından kışkırtılarak, herhangi bir senaryo olmadan, elde taşınan kameralarla uçarcasına çekimler yaptı. Sadece Fransız Yeni Dalga’sı değil, fakat dünya çapında bağımsız yönetmenlere, çeşitli şekillerde yol gösterdi. Scorsese, Tarantino, Altman, Fassbinder, De Palma, Soderbergh, Jarmusch, Paul Thomas Anderson gibilerine. Onlar ve daha niceleri, kendilerini bu gizemli, film kuramcılarını yıllarca meşgul kılacak çarpıcılıkta aforizmalar üreten bu İsviçreli yönetmen etrafında tekrardan kurguladılar. “Fotoğraf hakikattir. Sinema saniyede 24 defa hakikattir.” “Bir hikayenin başlangıcı, ortası ve sonu olmalıdır. Ancak mutlaka bu sıralamayla olması gerekmez.”

Yine de, süreç boyunca kendisi, “mit” tarafından tüketilmiş gibi duruyor. Godard bir Paris apartmanında karşımda oturmakta, ona öğle uykusundan henüz kalkmış, gözlüklü, kıllı bir Budhha havası katan dar tişörtünün içinde, bir efsaneden çok, bir çocuk görünümü içinde. Bellibelirsiz bir peltekliği var. Oyuncul ve sabırlı. Başkalarının sataşma olarak algılayacağı sorulara, makul yanıtlar veriyor. Çoğunlukla, manalı, kavranabilir konuşuyor. Ona, François Truffaut’un 1970lerde tanımladığı şekliyle “bok” demek imkansız.

Hatta Hollywood’a karşı bile müsamahakar olmayı başarıyor, en azından 1930lar – 50lerin Hollywood’una. “O yıllarda kimsenin yapamayacağı gibi filmler yapıyorlardı. Şimdilerde Norveçliler bile en az Amerikalılar kadar kötü filmler yapabiliyorlar.” Western’lerin anlatısal olmayan[5] formları üzerinde ısrarla duruyor. “Tek bildiğin şudur: Bir yabancı şehre girer.” Auteur’ların auteur’u olarak görülmenin yarattığı baskı ve kalıcı vizyonerlik üzerine soruyorum. “Ben bir auteur değilim, en azından şu anda, ya da her neyse işte”. Bunu teklifsizce söylüyor, sigarayı bırakmak gibi. “Bir zamanlar auteur olduğumuza inandık ama değildik. Hiçbir fikrimiz yoktu açıkçası. Film denen şey bitti. Şu üzüntü verici ki kimse bunu araştırmıyor.[6] Ne yapmalı? Artık bütün bu cep telefonları vs ile, herkes bir auteur.”

Godard çok nadir röportaj veriyor ve genellikle vereceklerini de iptal ediyor. 30 yıldan fazla bir zaman boyunca, kendisini sıkıcı bir İsviçre kenti olan Rolle’daki evinin garajına kapatarak film için yeni bir dil bulmaya çalıştı. Bir Fransız filozof bana, zamanında bir haftasını orada izleyici bulmak adına dışarıda bekleyerek geçirdiğini söylemişti. Sosyalizm filmindeki, kritikleri düşünceye iten, eşek ve lamanın önemi hakkında soruyorum. “İşin doğrusu İsviçre’de sekansı çektiğimiz yerde, benzin istasyonuna yakın bir yerdeki tarladaydılar. Voilà. Gizem yok. Ne bulduysam onu kullandım.” Genellikle insanların filmlerinde orada olmayan manalar bulduğunu söylüyor. Godard’ın büyük oranda yanlış anlaşılıp anlaşılmadığı vehmine kapılıyorum. Görüldüğünden daha basit olabilir mi?

“İnsanlar asla doğru soruları sormuyorlar” diyor. “Bu film hakkında bana asla doğru soruları sormayan birine yanıtım şu olabilir. Filistin hakkında en sevdiğim görüntü, trapez artistleriyle ilgili olan kısım.” Bu, Yahudi ve Arapların beraber çalışmayı öğreneceği günün güzelliğine dair bir metafor.

Netameli bir konu olan, Godard’da varolduğu iddia edilen anti-semitizm’e doğru yanaşıyoruz. Geçen sene onur Oscar’ı aldığında tekrar yüzeye çıkan bir konu bu. İsrail’e karşı düşmanlığı ve Filistin davasına güçlü desteği her zaman Yahudilere karşı bir nefretle birleştirildi. – Ki onun “idiotça dediği bir iddia bu. Felsefeci Bernard Henri-Lévy, bir zamanlar iptal edilmiş bazı projelerde çalıştıkları Godard’ın “antisemitizm’ini tedavi etmeye çalışan bir adam olduğunu” söylüyor. Bu onun, vakti zamanında bir çoğu Vichy’i desteklemiş İsviçre-Fransız yüksek sınıf köklerinden kaynaklanıyor olabilir, olmayabilir de. Sosyalizm filminde, ellerini yeniden arı kovanına sokuyor: “Holywood’un Yahudiler tarafından icat edilmiş olması gerekliliği, ne kadar garip.”

Varoluşsal Lassie

Onu anti-semitizm ile suçlayan bir başka kitap entelektüel Alain Fleischer tarafından geçenlerde yayınlandı. Fleischer antisemit kişiyi, İsrail’in varlığına karşı olan kişi olarak tanımlıyor, ancak, Godard ona göre, “En fazla, ancak bir Yahudi’nin bile zaman zaman olabileceği kadar antisemit”. Onu bir karşılık vermeye kışkırtıyorum ama tepki alamıyorum. “Bu beni üzüyor. Bu adam bunları dedi deniyor, ama adam ve iş tamamen farklı şeyler” Ona şunu soruyorum o zaman, kişi antisemit olabilir ama işleri olmayabilir mi? Godard elini sallıyor: “Hayır, hayır. Bu tümüyle gülünç.”

Ayrılmaya yelteniyorum, ne yapacağını soruyorum, bir ergen gibi zıplıyor, yan odayı didik didik ediyor, ve bir senaryo ile dönüyor. “Al bunu” diyor Godard, “sinematografinin koruyucusuna” diye ithaf ederek. Bir sebepten bunu tam algılayamıyorum, etkileniyorum, sinemanın büyük öncüsünün böyle bir bezirganlığa girişmesi beni üzüyor.

Ya da gerçekten öyle mi? 80 yaşında, sadece varolanı elden çıkarıyor – filmini YouTube a koymak gibi? Macenta Bulvarı’nda yürürken, filmi yapsam mı diye düşünüyorum, madem telif hakkı ve auteur fikri artık Godard’a bir anlam ifade etmiyor? Adı “Dile Veda”. Bir çift ve bir köpekle ilgili, yaşam ve ölüm ve gerikalan her şeyle ilgili – ve filmin esas yıldızı da köpek. Belki de yapmalıyım. Fakat dünya Lassie’ye hazır mı?: Varoluşsal bir evrendeki köpeğin macerasına? Ya da daha da delicesine, mutlu sonla biten bir Godard filmine?

[1] Therefore
[2] Enfant terrible
[3] Obskürantizm
[4] A Bout de Souffle / Breathless
[5] Non-narrative
[6] Burada WW2 sonrası Fransız felsefesinin ana temalarından biri olan “the auteur is dead / yazar öldü” konseptine bir gönderme var.

Çevirinin orijinal linki: http://www.guardian.co.uk/film/2011/jul/12/jean-luc-godard-film-socialisme

Kargamecmua No: 62 / Temmuz 2012’de yayınlandı.

Posted in Cultural / Kültürel, Other / Diğer, Translation / Çeviri | Tagged , , | Leave a comment

Be-hey Acayip Adem! / Be-hey Weird Adam!

14200614314

Following is the translation from Turkish to English for the song “Acayip Adem”s lyrics, written originally by Pir Sultan Abdal. The song is included in the Acaipademler‘s first album, called Marshall Planı (The Marshall Plan) The poem provided inspiration for the band’s name, too.

What essentially strikes me during the translation process to discover the possible semantic affinity between the poem’s warnings about not to disregard the urging powers of folly and Erasmus’ legendary work Praise of Folly, which was written in near time-frame, producing very close warnings about not to trust pure wisdom, too much! 16th century underpins the Ottoman Empire’s zenith as world’s biggest superpower just before the stagnation period and, also, the last moments of Europe’s dark ages just before the Renaissance. Both cultures seemingly had been seeking to produce resistance to their period’s power structures, then, which were mainly formed around religious assemblages. And to me, folly becomes a satirical operator for this endless quest, being a necessary gesture for rebel attitude, as a sign of social health.

“Even wisdom is arrived at by way of folly.” from the Praise of Folly / p96

*

Be-hey acayip adem öldüğünü bilmezsin

Korlar bir karanlık dama kapı baca bulamazsın

Yağmur yağar yeller eser, mezarın başına yıkar

Seksenbin canavar sıkar, hiçbirine vuramazsın

Gel bu öğüdü al benden, yarın fırsat gider elden

Hak saklasın cehennemden, karanlıktır çıkamazsın

Yer pamuk olur atılır, cümle deryalar katılır

Dilin damağın tutulur, doğru cevap veremezsin

Pir Sultanım der ki deli, elden koymaz doğru yolu

Ne yanarsın dünya malı, birin alıp gidemezsin.

Gidemezsin

*

Be-hey Weird Adam, you don’t reckon when you’re dead

They’ll put you in a dark chamber, where you will find no way out

It rains, it winds; shatters the grave you were laid in

Eighty thousand beasts attack you – can’t hit back any of them

Listen; take this advice of me: tomorrow the chances will vanish

May the Lord save you from Hell, from which you cannot escape – pitch black it is

Earth explodes loudly,  to which all seas accompany

You stutter, can’t talk, can’t give the right answer

Pir Sultan says, the Fool, doesn’t leave the proper path

Ain’ no regret, ’cause the things are wordly,

And you – can’t take any’of them and leave

You can’t leave

Posted in Cultural / Kültürel, Müzik Yazıları, Translation / Çeviri | Tagged , , | Leave a comment

Ölümsüz Bedenlerin Siyaseti

mhixL7I

“Vücut” diye düşününce aklıma siyasi olandan başka bir şey gelmiyor! Beden bir sorunsallaştırma nesnesi olarak modern dönemde boşuna, birden belirmiyor. Modern dönemde çeşitli vesilelerle iktidarın inceleme nesnesi olmuş, biyolojisi irdelenmiş, üzerinden politikalar geliştirilmiş bir entiteden bahsediyoruz. Bu minvalde Foucault’nun bioiktidar konseptinin akla gelmemesi imkansız, hani çıkışını “insanın tür olarak tanımlandığı” dönem olarak 18yy.da gösterdiği, bedenin anatomo-siyaseti ve nüfusunun biyo-siyasetinin kesişiminde beliren özel bir iktidar türünden bahsediyorum. Vitruvius Man misali, iktidarın izlencesinin merkezine alınmış insan bedeni, rönesansta Göksel olanın yere inmesiyle; doğum, ölüm, hastalık gibi olaylarla türsel niteliklerinin gözetlendiği, bilimsel olarak tanımlı (ve şimdilerde sosyalliği, özneleşmesi mercek altında) bir canlıya dönüşüyordu.

İnsan bedeni, bir sorunsallaştırma nesnesi olarak, feodaliteden kapitalizme geçişte tekrar ele alınıyor, disiplinlere tabii tutuluyor, direnişe geçti mi, psikiyatri kliniğine, hapishaneye kapatılıyor, “uysallaştırılıyor”du. – Becerikli işçiler, askerler yaratmak için!

Tabii bir de, bu iktidar tekniklerinin çift yönlü işlediğini görmek lazım, yeni teknolojiler, tıpta ilerlemeler insan ömrünü görülmemiş ölçüde uzattı. İnsanın bedenine yapılan müdahaleler, bedenin sınırlarının yeniden tanımlanması, insan-makine geçişleri, bedenin belli tekniklerle mükemmelleştirilmesi konuları biraz da insanın ölümsüzlük hülyalarıyla ilgili tabii ki.

Bu konuda ilginç bir girişim Rusya kaynaklı, bilim adamlarını ve şirketleri bir araya getirmiş 2045  hareketi. Basitçe, aşağıda andığımız Kurzweil’in yakınsama kriterlerini de kullanarak, insanın ölümsüzlüğe kavuşacağı yıl olarak 2045’i öngörüyorlar. Russia Today’de yayınlanan bir dosyada  konuyla ilgili yeterli bilgi mevcut. Vurgu bedenin içsel yaşlanma mekanizmalarının nasıl durdurulabileceği üzerine. Amaç, hücrelerin içsel enerji üretimi neticesi açığa çıkardığı serbest radikallerin yol açtığı yaşlanmayı durdurmak.

Bir diğer hareket, tekillik, ya da Tekleşme Hareketi, insan ile makine arasındaki ayrımın kalkacağı ana odaklanmış Singularity Movement . Synthesizer tasarımlarıyla ünlü vizyoner Kurzweil burada devreye giriyor. Nanoteknoloji ve robotik’in ilerlemesinin beklenen sonucu böyle bir şey miydi acaba? Beyin dalgalarını pulsatif komutlara çevirip, harici aygıtları kullanabilme becerisi, “cyborganik” ara türlerin muştucusu gibi. Belki bu Nietzsche’nin bahsettiği “übermensch”dir diye düşünmeden edemiyor insan.

Britanyalı matematikçi I.J.Good’un 1965’de dediği gibi: “İstediği kadar zeki olsun, bir insanın tüm entelektüel kapasitelerini geride bırakabilecek bir ultra-zeki makine düşünün. Bu makinaların tasarımı makinanın kendisinin entelektüel faaliyetlerinden biri olduğu için, bir ultra-zeki makine kendisinden daha da iyilerini yapabilir. Tartışmasız bir zeka patlaması yaşanacak ve insan zekası çok gerilerde kalacak. Bu yüzden ilk ultra-zeki makina, insanın geliştirmeye ihtiyaç duyduğu son icat olacak.”

Kurzweil de teknolojinin lineer (doğrusal) değil, eksponensiyel (katışımlı, üstel) ivmelendiğini, bunun bir eşik değeri olduğu ve 2045’de aşılacağını söylüyor.

İnsan-makina karışımları nasıl bir tür tanımlanabilir peki? Ara-tür? Trans-tür? Belki de insan beyni sadece bir konteynere dönüşecek ve bu yolla zeka aktarılabilir bir hale gelecek. Bu dediğim -Surrogates filminde gösterildiği haliyle mesela- fantastik duruyor. Ancak fantastik durmayan şey, en azından şimdilik, sinir uçlarını robotik ara parçalara bağlayabilme yeteneği, insan makine arayüzünün elektrik iletimlerini aktaracak ve bunları harekete çevirecek mekanizmalarının imal edilmiş olması.

İşin distopik tarafı da mevcut tabii, iktidarın boyuneğdirici mekanizmalarını yağlayacak, akla hayale gelmez gözetleme metodlarının bulunacağını da düşünebiliriz. İnsanlara çip yerleştirilmesi yaygın ve kötümser bir öngörüdür, ancak bu yakında, insanların gönüllü olarak isteyeceği, rıza göstereceği ideolojik atmosferin yaratımıyla beraber, neden gerçekleşmesin? Çipiniz sizin için kapıları açar, bankadan hemen para çekebilir, ya da taksiye hemen ödeme yapabilirsiniz!  Diğer bir akla yakın gelen ihtimal de, ki eski bir bilimkurgu temasıdır, bir müddet sonra, makinaların makinaları ürettiği bir çağda, yapay zeka kullanan makinaların artık insandan vazgeçmeye karar vermesi! Sebep: İnsanlar hem aptal, hem de gezegeni kirletiyorlar! Haksız da sayılmaz değerli cyborg arkadaşlar!

1- 2045.ru
2- Russia Today – Forever Young: Russian scientists reveal secret of eternal life
3- İronik olan ise, hareketin adının tekleşme olmasına rağmen, nihai etkisinin, bizim birey olarak bildiğimizi artık bireylikten çıkaracak olması. Deleuze’un dediği gibi: Individuals will become dividuals.
4- http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,2048299-2,00.html

Kargamecmua No:58 Mart 2012 sayısında yayınlandı.

Posted in Cultural / Kültürel, Politique | Tagged , | Leave a comment